Bazen hayat, bütün planlarımızı tek bir anda durdurur.
Takvimlerimiz vardır. Yapılacaklar listelerimiz, yetişmemiz gereken işlerimiz, geleceğe dair planlarımız… Kendimizi güvende hissetmek için kurduğumuz küçük ve büyük düzenlerimiz vardır.
Sonra bir gün, bir dağ hareket eder.
Bir buzul kopar. Su yatağından taşar. Toprak kayar. Bir ev, bir yol, bir köprü, bir hayat birkaç dakika içinde bildiğimiz hâlini kaybeder.
Nepal’de 26 Ağustos’ta yaşanan büyük sel ve heyelan felaketi, Himalayalar’ın ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha gösterdi. Buzul ve yamaç hareketleriyle tetiklenen taşkınlar, kilometreler boyunca ilerleyerek yerleşimleri, yolları ve altyapıyı vurdu. Günler sonra bile binlerce insan kayıp ve arama-kurtarma çalışmaları son derece zorlu koşullarda devam ediyor.
Fakat Nepal’e baktığımda yalnızca bir doğal afet görmüyorum.

Kırılganlığımızı görüyorum.
Hepimiz sandığımızdan daha kırılganız
Modern hayat bize kontrol duygusu veriyor.
Evimizin anahtarı cebimizde. Telefonumuz elimizde. Ulaşım ağları, elektrik, internet, banka hesapları, takvimler, sigortalar…
Bütün bunlar bize hayatın öngörülebilir olduğu hissini veriyor.
Oysa doğa bize bunun bir yanılsama olduğunu hatırlatıyor.
İnsan, ne kadar gelişmiş olursa olsun, dünyanın temel hareketlerinin üzerinde değildir.
Himalayalar bize bunu çok güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Nepal gibi dağlık bölgelerde iklim değişikliği, buzulların erimesi, jeolojik hareketlilik ve aşırı hava olayları birbirinin üzerine eklenerek riskleri büyütüyor. Uzmanlar, ısınan Himalayalar’da benzer olayların gelecekte daha büyük riskler yaratabileceğine dikkat çekiyor.
Ve burada mesele yalnızca Nepal değil.
Çünkü kırılganlık sınır tanımıyor.
Kırılgan olmak zayıf olmak değildir
Belki de kırılganlığı yanlış anlıyoruz.
Kırılganlığı çoğu zaman güçsüzlükle eşleştiriyoruz. Güçlü olmak için hiçbir şeyden etkilenmememiz, ağlamamamız, korkmamamız, yardım istememememiz gerektiğini düşünüyoruz.
Oysa insan olmak, etkilenebilir olmak demek.
Bir kayıp bizi değiştirebilir.
Bir hastalık planlarımızı durdurabilir.
Bir ilişkinin bitişi bütün geleceğimizi yeniden düşündürebilir.
Bir deprem, bir sel, bir savaş ya da bir ekonomik kriz bize aslında ne kadar birbirimize bağlı olduğumuzu gösterebilir.
Kırılganlık, hayatın karşısında savunmasız olduğumuzu kabul etmektir.
Ve belki de gerçek güç tam burada başlar.
Çünkü kontrol edemediğimizi kabul ettiğimizde, kontrol edebildiğimiz şeylere daha bilinçli yaklaşmaya başlarız.
Nepal bize yalnızca doğayı değil, birbirimizi de hatırlatıyor
Felaket anlarında insanın sahip olduğu pek çok şey anlamını yitiriyor.
Statüler.
Unvanlar.
Başarılar.
Biriktirilen eşyalar.
Yetişmeye çalıştığımız işler.
Geriye çok daha temel sorular kalıyor:
Sevdiklerim nerede?
Güvende miyiz?
Kime ulaşabilirim?
Kimden yardım isteyebilirim?
Ve belki de en önemlisi:
Ben şimdi kimin yanında olabilirim?
Nepal’de aileler kayıp yakınlarından haber beklerken, hastaneler ve morglar kapasitesinin üzerinde çalışırken, kurtarma ekipleri zorlu coğrafyada insanlara ulaşmaya çalışıyor.
Böyle zamanlarda insanın bireysel varoluşundan çok daha büyük bir gerçek ortaya çıkıyor:
Birbirimize bağlıyız.
İklim krizinin en ağır yüzü
Bugün iklim krizinden bahsederken çoğu zaman sıcaklık grafiklerinden, karbon emisyonlarından ve gelecek projeksiyonlarından söz ediyoruz.
Oysa iklim krizi aslında çok somut bir şey.
Bir annenin çocuğunu araması.
Bir evin ortadan kaybolması.
Bir köprünün yıkılması.
Bir insanın günlerce kayıp yakınının haberini beklemesi.
Bir toplumun yeniden ayağa kalkmaya çalışması.
Nepal’de yaşananlar, iklim krizinin yalnızca gelecekte yaşanacak bir problem olmadığını hatırlatıyor. Bugünün içinde, insanların hayatlarının tam ortasında yaşanıyor.
Üstelik Nepal, küresel emisyonlara katkısı çok düşük ülkelerden biri olmasına rağmen iklim değişikliğinin sonuçlarına karşı son derece kırılgan bölgelerden biri.
Bu da bizi başka bir soruya götürüyor:
Dünyayı aynı ölçüde kirletmediğimiz hâlde neden bedelini aynı ölçüde paylaşmıyoruz?
Belki de iklim adaleti dediğimiz şey tam olarak bu sorunun içinde saklı.
Kırılganlığımızla nasıl yaşayacağız?
Belki hayatın bize sunduğu en önemli derslerden biri, hiçbir şeyin garanti olmadığını öğrenmek.
Bu, korkuyla yaşamak anlamına gelmiyor.
Tam tersine.
Hayatın geçiciliğini bilmek, onu daha dikkatli yaşamaya davet ediyor.
Sevdiğimiz insanlara söylemek istediklerimizi ertelememek.
Doğayla ilişkimizi yeniden düşünmek.
Sahip olduğumuz kaynakların sınırsız olmadığını fark etmek.
Yardım istemekten utanmamak.
Bir başkasının acısını “benden uzakta” diyerek görmezden gelmemek.
Ve bazen hiçbir şey yapamayacağımızı kabul ederek sadece orada olmak.
Yoga pratiğinde sık sık bedeni kontrol etmeye çalışırız. Nefesi düzenler, duruşu hizalar, zihni sakinleştirmeye çalışırız.
Ama pratiğin daha derin bir yerinde başka bir şey öğreniriz:
Bırakmayı.
Nefesi tutamayacağımızı.
Bedeni sonsuza kadar aynı hâlde tutamayacağımızı.
Hayatın da bizim istediğimiz biçimde kalmayacağını.
Belki yoga bize tam da bunu hatırlatır:
Güç, her şeyi kontrol etmek değildir.
Güç, değişimin içinde kalabilmektir.
Dağların karşısında
Nepal’in dağları bize insanın küçüklüğünü hatırlatıyor.
Ama küçüklük değersizlik demek değil.
Aksine, kendi sınırlarımızı fark etmek bizi daha duyarlı, daha şefkatli ve daha sorumlu hâle getirebilir.
Bugün Nepal’de yaşananları izlerken belki kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Ben hayatımı ne kadar kontrol edebildiğime inanıyorum ve bu kontrol duygusu bana neleri unutturuyor?”
Çünkü hayatın kırılganlığını kabul etmek, hayatı daha az sevmek değildir.
Belki tam tersidir.
Her şeyin değişebileceğini bilerek bakmak;
bir ağaca,
bir dosta,
bir nefese,
bir sabaha,
bir bedene,
bir hayata…
Ve bütün bunların aslında bize ait olmadığını, yalnızca bir süreliğine bizimle olduklarını hatırlamak.
Nepal’den gelen görüntüler belki de bize bunu söylüyor:
İnsan güçlüdür. Ama insan aynı zamanda kırılgandır.
Ve belki gerçek güç, bu ikisini aynı anda taşıyabilmektir.

Yorum bırakın