Sınır Çizebilmek Üzerine

Geçen gün yoga eğitmenlik programında, bir öğrencimin yaşadığı bir durumdan “sınır çizebilme” konusuna geldik.

Photo by Jan Zakelj on Pexels.com

Yoga eğitmenlik programları, popüler yoga hareketlerini öğrenmenin ötesinde; insanın kendini tanıma ve anlama yolculuğunda destek bulduğu alanlar. Bunu, her hâlinle görüldüğün ve desteklendiğin bir grupla yapmak ise gerçekten dönüştürücü—bunu kendi deneyimimden biliyorum.

Bu yüzden bu programlarda ilk yapmaya çalıştığım şey, birbirimizi olduğumuz gibi görüp destekleyebileceğimiz bir alan yaratmak oluyor.

Geçen gün bir öğrencim, aslında istemediği bir şeye, karşı tarafa ayıp olmasın diye gönüllü olmadan katıldığını anlattı.

Ah… Hepimiz bunu yaşadık, değil mi?

Hayatımın uzun bir dönemi, “ayıp olmasın” diye kendi kaleme attığım gollerle geçti.

Ama günümüzde bazı şeyleri de yanlış anlıyoruz. Bireysellik ve özgürlük kavramları, kirlenmiş modern spiritüel bilgilerle karışınca, dengeyi kaybedebiliyoruz.

Ne demek istiyorum?

Neyi isteyip neyi istemediğini bilmek ve buna öncelik vermek çok değerli. Çünkü bu bedenin içinde olan sensin ve senin deneyimini senin yerine kimse yaşayamaz—sadece eşlik edebilir.

Ama bununla birlikte, her şeyi “ben istiyorum” diyerek kendine göre şekillendirmeye çalışma hâli de bana tehlikeli geliyor. Tüm iyileşmeyi sadece bireyselliğe bağlamak, bir yerden sonra köksüz hissettiriyor.

Benim için denge şu:

Sınırlarını bilen, değer görmek ya da sevilmek için bu sınırlarından taviz vermeyen; ama gerektiğinde uyum sağlamak adına o sınırları esnetebilen insan…

Bu hızlı şehir hayatında sağlıklı olan bu.

Ama “en önemli benim” diyerek her şeyin kendine uyum sağlamasını bekleyen modern insan, bugünün spiritüel bilgi kirliliğinde kayboluyor gibi geliyor bana.

Peki, nasıl sınır çizeceğiz?

Ben kendi adıma şunu fark ediyorum:
Bir soruya cevap verirken uzatmaya başlıyorsam, içimde bir sıkışma oluyor. Nefesim daralıyor, göğsüm sıkışıyor gibi hissediyorum.

Çünkü aslında “hayır” demek istemiyorum.

Ve eğer vaktim varsa, o sorunun üzerinde oyalanıyorum. Belki değişir diyorum… ama değişmiyor.

Sınır çizerken, sevilmeme ya da istenmeme ihtimalini göze almak gerekiyor.

İçimdeki küçük kız çocuğu, her sınır koyduğumda hâlâ “yanlış anlaşılır mıyım?” diye korkuyor.

Ama deneyimlerim bana şunu gösterdi:
Gerçekten sizi seven insanlar, siz kendinizi ifade edip sınır koyduğunuzda bundan incinmiyor.

Bu bir daveti reddetmek olabilir.
Bir plana katılmamak olabilir.

Aşramdaki programa giderken, iki ay boyunca arkadaşlarım neden bu kadar katı yeme-içme kurallarına uyduğumu anlamadı. Ama bu, verdiğim kararın sınırını değiştirmedi.

Çünkü bir şeye gerçekten emin olduğunuzda, herkesin sizi anlamasını beklemiyorsunuz.

Ah… keşke anlasalar.
Ama bunun olması için onların sizin yerinize yaşaması gerekir.
Bu da mümkün değil.

Sınır çizebilmek, aslında kendi çiçek bahçeni koruyabilmek gibi.

Bir çiçek, ancak doğru ortamda ve uyum içinde olduğu canlılarla büyür.

Eğer o bahçenin etrafına bir çit koymazsan, oradan geçen herkes çiçeklerin üzerine basabilir.

Ve evet…
İşte tam olarak bu.


Yorumlar

Yorum bırakın