Geçenlerde The Boys’un yeni sezonunu izlerken Homelander üzerinden çok tanıdık bir şey gözüme çarptı:
Gücün zirvesinde bile olsan, görülme ve sevilme ihtiyacı ortadan kalkmıyor.
Hatta bazen en karanlık davranışların bile altında bu ihtiyaç yatıyor.
Günümüzde ilişkilerin temel sorunlarından biri de bu değil mi?
Görülmemek ve sevilmemek…
Ve bazen o kadar ileri gidiyoruz ki, yaşadığımız pek çok şeyi bununla açıklıyor, bunu bir gerekçeye dönüştürüyoruz.

Ama burada küçük bir itirazım var.
“Her şeyin temel sorunu görülmemek ve sevilmemek” demek, meseleyi fazla tek bir yere indirgemek oluyor.
Evet, bu önemli bir parça. Ama tek parça değil.
Çünkü insan sadece sevgiyle değil;
hayal kırıklıklarıyla, reddedilmeyle, anlaşılmamayla da şekilleniyor.
Çoğu zaman da tam olarak bunların içinden geçerken kabuk değiştiriyor.
Çünkü insan olmak her zaman huzurlu değil.
Bazen sert, dağınık, zorlayıcı.
Hayat sadece “sevilmek” değil, “sevilmemeyi” de içeriyor.
Sadece “görülmek” değil, “görülmemeyi” de.
Belki de her şeye bu kadar hızlı ulaştığımız bir çağda, aynı hızla anlam yüklemeye de alıştık.
“Travma” kelimesini neredeyse her şeyin üzerine serpiştiriyoruz.
Bir psikolog değilim. Ama kendi deneyimimle şunu söyleyebilirim:
Travma, zamanında veremediğin bir tepkinin, bugünün içinde seni nefessiz bırakmasıdır.
Geçmişte yaşadıklarımız bugün sahneye çıktığında, çoğu zaman ezber tepkilerle karşılık buluyor.
Asıl mesele, o eski tepkilere yeni ihtimaller ekleyebilmek.
Çünkü gerçek şu:
Hepimizde her şey var.
İnsan olmak, “nefes alamıyorum” dediğimiz anları da içeriyor.
Hatta belki tam olarak orada başlıyor.
Çocukken sürücü koltuğunda değildik.
Yaşadıklarımız için suçlayacak çok kişi bulabiliriz.
Ama bir yerden sonra, o koltuğa oturmanın sorumluluğu bize ait.
Ve evet, kaç yaşında olursak olalım içimizde ürkek bir çocuk var.
Onu görmeye başladıkça,
“Ben böyleyim, benim travmam var” cümlesinin ne kadar dar bir yere sıkıştığını fark ediyor insan.
Sürekli değişen bir dünyada
“Ben buyum” diye tutunmak…
belki de kendimize anlattığımız en eski hikâye.
Ve tam da o hikâyeye tutunduğumuz yerde,
hem kendimizden hem birbirimizden uzaklaşıyoruz.
Belki de en ileri pratik şu:
Kendini gerçekten görmek.
Bahaneler uydurmadan, sana verilen bu yaşam süresi boyunca bunu sürdürmek

Yorum bırakın